04 Ağustos 2021 Hoşgeldiniz
Yenileniyor
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • K.Maraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce

Emek, Barış ve Demokrasi Gelene kadar Mücadeleye Devam!

kategorisinde, 01 May 2021 - 11:41 tarihinde yayınlandı 254 defa okundu
Emek, Barış ve Demokrasi Gelene kadar Mücadeleye Devam!
Işıl Soyhan Tüm Yazıları

İşçi sınıfı hareketi dünyada ilk olarak 1800lü yılların sonunda, günde 20 saate varan, neredeyse günün tamamını kaplayan çalışma süreleri sebebi ile, vahşi kapitalizmin yoğun şekilde yaşandığı ABD’de işçi ayaklanmaları ile başlamıştır. Bu dönemde işçiler, uyumanın ve yemek yemenin dışında kalan zamanlarında sürekli çalışıyorlardı. Emek karşılığı ücret önemini yitirmişti ve insanca yaşam hakları için bir mücadele başlatılması gerekiyordu.

Bu mücadelenin ilk adımı, ABD ve Kanadalı işçilerin katılımıyla oluşan Amerikan Emek Federasyonu’nun 1884’te Chicago’da düzenlediği kongrede işçilerin günlük çalışma saatinin 8 saat ile sınırlandırılması yönünde karar alınması ile atılmıştır. 1 Mayıs 1886 günü 350,000 işçi tarafından yapılan eylem ve grevler ise işveren ve güvenlik kuvvetlerinin işbirliği sonucu işçi sınıfının can kayıpları ile bastırılmış; zorba, baskıcı rejim işçi sınıfını idamlar ve işten çıkarmalar ile sindirmeye çalışmış, ancak hareketin önüne geçememiştir.

ABD’deki işçi sendikaları 1889 yılından itibaren her 1 Mayıs’ı 8 saatlik işgünü talebini hayata geçirmek için eylem günü ilan etmiş ve aynı yıl Paris’te toplanan İkinci Enternasyonal ise 1 Mayıs’ı ‘Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’ olarak kabul etmiştir.

Türkiye’de ise ilk defa 1906 yılında İzmir Basmane’de toplanan işçilerle ‘Amele Bayramı’ adı altında kutlanmış; ancak o tarihten bu yana ‘1 Mayıs’ bir bayramdan ziyade, dökülen kan, baskı ve zulüme karşı örgütlü sınıf mücadelesi, toplumda hak arayan tüm kesimlerin ortaklaştığı simgesel bir kavram haline dönüşmüştür.

Üzerinden 130 yıl geçmiş olmasına rağmen koşullar giderek ağırlaşmış, kapitalist zihniyet bir de pandemi ile buluşunca, işçi adeta bir yaşam mücadelesi vermeye başlamıştır.

İşte tüm bu sorunları, sendikal hareketin etkin isimlerinden biri olan Sayın Nevzat Karataş ile değerlendirdik. Sayın Karataş, çalışma hayatının ilk yıllarından itibaren işçi haklarının kazanımı için mücadele vermiş, buna ilişkin Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonunda çeşitli yönetim kademelerinde çalışmıştır. Hali hazırda da DİSK Genel İş Sendikası Yönetim Kurulunda Araştırma Daire Başkanlığı, DİSK İstanbul Bölge Temsilciliği ve Cumhuriyet Halk Partisi Sendikalardan Sorumlu İstanbul İl Başkan Yardımcılığı görevlerini yürütmektedir.

Sayın Başkanım, emek dünyasının süregelen sorunlarının üzerine eklenen Pandemi koşulları ile ilgili değerlendirme ve önerilerinizi nelerdir?

‘’Dediğiniz gibi kapitalist zihniyetin hakimiyeti altında yaklaşık 14 aydır süre gelen ve ne zaman biteceği de belli olmayan bir pandemi illeti ile karşı karşıyayız. Pandemi, hayatın her alanında olduğundan daha fazla maalesef işçi ve emekçi kesiminin zaten zor olan yaşam koşulları daha da ağırlaşmıştır.

Öncelikle belirtmeliyim ki COVID-19 salgınıyla mücadelede dünyanın en başarısız ülkelerinden birinde hayatta kalmaya çalışıyoruz. Sadece sermayenin ve patronların çıkarları için, akıl, bilim ve milyonların sağlığı yok sayılmaktadır. Acilen çarklar durmalı, ölümler bitmelidir. Tam kapanma dedikleri şey sadece sermayeye hizmet etmektedir. Tam kapanma yapacaksanız 2 önemli koşulu yerine getireceksiniz:

  • Aşılama
  • Gelir desteği
    İşçi yine işinin başında, risk altında emek vermeye devam ediyor, ‘çalışanlar hastalanmaya, çalışmayanlar da açlığa mahkum ediliyor’.
    Bunlar sağlanmadan tam kapanma anlamsızdır. Diğer taraftan, özellikle işten çıkarmaların yasak olduğu bu dönem içerisinde, KOD 29 adı altında uygulanan işverenin ispat yükümlülüğü olmayan, tazminatsız işten çıkarmaların hızla arttığını görüyoruz. Bu bir fırsatçılıktır, haksızlıktır. İşçi, bu madde kapsamında işten çıkarıldığında ahlak suçu siciline işlenir, hele ki bu ortamda bir daha iş bulabilme imkanı ortadan kalkar. Bu aynı zamanda sendikal örgütlenmenin önüne geçmek için de kullanılmaktadır.Pandemi döneminde işten çıkarma yasağı olmasına rağmen 180.000 e yakın emekçi işten çıkarılmıştır. Aynı zamanda 2.7 milyon işçi arkadaşımız da ‘ücretsiz izin’ dayatması ile karşı karşıyadır.
  • Diğer taraftan çalışırken hastalanan, yoğun bakıma giren ya da yaşamını yitiren emekçilerimiz var. Bunlar illa ki sağlık personeli değil, ama en az onun kadar riskli bir iş ortamı bulunan temizlik işçisi mesela. Bize göre acilen alınması gereken önlemlerden biri ‘COVID-19’un iş kazası ve meslek hastalığı’ olarak kabul edilmesi olmalıdır.
  • Pandemi sürecinde sınıfsal eşitsizliklerin yanında toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin de derinleştiğini görüyoruz. Salgında kadınların omuzlarına yıkılan hane içi iş yükü artıyor. Kadına yönelik şiddet tırmanıyor. Kadınlar bir yandan işsizliğin, bir yandan pandemide yaygınlaşan esnek çalışma biçimlerinin ve güvencesizliğin hedefi haline geliyor. Pandemi koşullarında kadınların güçlendirilmesi gerekirken, İstanbul Sözleşmesinin yok sayılması kabul edilemez. Bu mağduriyetin de ortadan kaldırılması için mücadelemize devam ediyoruz.’’

Başkanım, bütün saydığınız bu sorunların siyasi iktidarın aldığı kararlarla ilişkili olduğunu görülüyor… Pek çok konuda olduğu gibi yine bir ‘yönetememe’ durumu mu mevcut?

‘’Kesinlikle…Bu iktidar emek dünyası üzerindeki baskıları her yönü ile artırmıştır. Toplumun büyük kesimini oluşturan işçi sınıfının sorununu çözmek için değil, sermayenin çıkarlarını korumak ve kollamak üzerine politikalar geliştirmiştir. Ancak bu sömürünün, bu baskıcı rejimin devam etmesi mümkün değildir. Toplumun tüm kesimleri ekonomik ve sosyal anlamda kendini güvensiz ve çaresiz hissetmektedir ve içine itildiği bu durumun sorumlusu mevcut iktidardır.

Pandemi hepimize her alanda çok şey öğretti, hatırlattı. Bunlardan biri ve hatta en önemlisi de sosyal devlet ihtiyacıdır. Halkı ile barışık, onun sorunlarına çözüm bulan, yaşamsal ve ekonomik kaygılarını ortadan kaldıracak bir sosyal devlet. Türk halkı devlete ‘baba’ gözüyle bakar. Baba, koruyan kollayandır, sığınaktır, limandır, adalettir, sulhtur. Bütün bu değerlerden uzan bir iktidarın, hele ki böyle bir dönemde, kendi geleceğine ilişkin kaygıları olmalıdır.

Biz mücadelemizi işçi sınıfı adına veriyoruz ve yükselen sesleri çok yakından duyuyoruz.
Görüyoruz ki bu sınıfın ortaklaştığı nokta, sınıf mücadelesinin karşılık bulacağı yer, emek dostu iktidar; Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı olacaktır.

Dünya emek sınıfının omuzları üzerinde yükselir, inancım tam ki ülkemizde de emek sınıfının mücadelesi karşılığını en yakın zamanda alacaktır…’’

Sayın Nevzat Karataş’a teşekkürlerimle…


…dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla bu güzelim memlekette ‘hürriyet!’…
Nazım Hikmet Ran
Anısına saygıyla….

YORUM YAZ

Yorum Yazabilmek İçin Lütfen Giriş Yapın.